İnsanın Trajedisi: Bahçedeki Sandal — YineDergi

“Bahçedeki Sandal”, Ezginin Günlüğü’nün 1988’de yaptığı albüme ismini veren parça. Varlığı Allah’ın varlığına delâlet eden ve peygamber olsa sesiyle mucizeler yaratacak olan Erkan Oğur’un uduyla renk kattığı ezgi. Dinlerken içimden bir şeylerin koptuğunu, parça parça olduğumu hissettiğim şarkı. Hüznümün aşikar olmasına sebep olan beste. İnsan olduğumu hatırlatan ve öyle kaldığım müddetçe çelişkilerimden kurtulamayacağımı anlatan nağme. […]

İnsanın Trajedisi: Bahçedeki Sandal — YineDergi üzerinden

Reklamlar

Bundan gözlerimdeki kayalık ?…

                                                     Bir yerden aşağı, çok aşağı düştüm ?…

                                            

wordpress                                         

Zaman, solgun ve gri bir koridordu.

Orada çok üşüdüm.

Kimseden çıkartmadım öfkemi, saçlarımı uzatmak için kimseye söz vermedim.

Kimseye yakın değilim inan susmaktayım, uzağında değilim unutmanın..

Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı.
Bundan gözlerimdeki kayalık,
İçimdeki serseri buzullar.
Dürtme içimdeki narı,
Üstümde beyaz gömlek var.. 

Ben seni hep sevgilim, ben seni hep, yüzünden geçen dalgalardan okudum.
Gözlerine sevgi okudum ellerine şefkat okudum.
Annen seni inkar etmişti, aldım etime dokudum..

Neşeyle yaptıklarımdan geçtim.
Kederle durulan yere geldim. 
İnce uzun bir öfkenin sessiz ipiyle. 
Günün saf ışığının altına çömeldim. 
Yenildim ben, unutuldum ve üzgün değilim inan.

Büyüktü çünkü onların dünya arzusu.
Benim otların sesiyle kaplı kalbimden. 
Söktüm atımı söğüdün gölgesinden.
Şimdi yol benim yeniden..

IMG_8488

Biz seninle yoldayken yanımızda,
Ovalar, ağaçlar; titreşen rüzgarlar akmıştı. 
Bir yolumuz olduğunu, o zamanlar biliyor muyduk?
Kar şiddetle rüzgarla büyük kırgınlıkla, vardı gece yarısı dağlarında. 
Gelemem artık yanına.

Ben kaybettiğime ağlayayım, sen kaybettiğine ağla… ?

Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma
alıp.

Sanki senden bahsetmiyormuş gibi
yapıp.

Sanki benden bahsetmiyormuş gibi
yapıp.

Hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi. Fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.

 Seni bir yabancı gibi karşıma alıp         

Bunun dayanıklı bir şey olmadığını ,Sürekli kılınamadığını,

Çünkü aşkın;

Yapılan bir şey olmadığını,
Başlangıçta bir melek konduğunu.
Sonunda bir kelebek öldüğünü,
 Yani kısacık sürdüğünü.

         Oysa hayatın, Bir korkular ve alışkanlıklar bütünü olduğunu,
Bütün bunları sana.
Nasıl anlatacağım?..

 

IMG_9584İnsan ölebildiğine göre, kendinden bile soğuyor.

Benden asla vazgeçmez dediğimiz âşıklarımız bizden soğumuyor mu? Biz kendi aşklarımızdan soğumuyormuyuz

Yani ben şimdi bunları söylemeyeyimmi.

 

Artık her şey tüccarların 

elinde değilmi yani?

Dünya hakikaten giderek daha katı bir yer haline gelmiyor mu?

img_9753
birhan KESKİN …?                                           

 

                    

                                                  

Sütmüşüm…

YİĞİT

Meğer ben suymuşum. İçimdeki akvaryumda bir insan büyüyebilirmiş.
Meğer ben aklım değilmişim sadece, kalbim de değilmişim, bir bedenmişim ben. Ikınıp bir canlıyı hayatla buluşturabilecek basit bir beden.
Meğer ben kadınmışım. Kadın gibi bir kadın. Çocuk gibi bir kadın değil sadece.
Meğer ben aynadaki ben değilmişim. Aynadaki kimmiş ben başkaymışım. Bir içim varmış benim. Bir de dışım.
Meğer tek aşk, şarkılardaki değilmiş. Başka bir aşk varmış yavruya duyulan. Kalbe doğumla dolan. Kaynağından gözyaşlarıyla fışkıran.
Meğer annem… Ah annem… Bakın yazamıyorum ona gözlerim doluyor.
Meğer beslemeye muktedirmişim. Sütmüşüm ben, ilaçmışım, balmışım.
Meğer kokum birine cennetmiş, sığınakmış, yuvaymış.
Meğer kaderde en sevdiğim adamdan çocuk yapmak da varmış, şükür.
Meğer bilmediğim ne çok şey varmış. Asıl anlatacak ne çok şey varmış bilmem ki nereden başlasam… Dünyadan? Kıtalardan? Hayvanlardan? Annenden, babandan, insanlardan?
Meğer uykusuzluk da güzel olabilirmiş. Hatta fazla uyku hasret yaparmış, yavrunla arana girermiş.
Meğer her şey yeniden başlarmış. Eski olan her şey bir anda eskirmiş.
Meğer seninle konuşmayan minnacık bir adam, sana kendini anlattırırmış.
Meğer benim bir oğlum olacakmış, kim bilebilirdi.
Meğer ben bir matruşkaymışım. İçimden bir küçüğüm çıkarmış.
Meğer geceyle gündüz palavraymış. Hepsi şimdiymiş. O uyumayınca uyku da neymiş. Uykun gelmezmiş. Zaman güneşin uydurmasıymış.
Meğer annem beni bundan merak edermiş, arayıp sorarmış, dayanamaz gelirmiş, başımdan eksik olmazmış, deli gibi severmiş.
Meğer ben Nil Karaibrahimgil, Aziz Arif’sizmişim eskiden.
Meğer minik bir yavrunun gözlerinde kainatın sırrı gizliymiş. Bakıp çözülmezmiş sadece dalıp gidilirmiş.
Meğer avuçlarım onun elleri için kılıfmış.
Meğer kollarım onun ilk eviymiş.
Meğer sesim ona müzikmiş, hikâyeymiş, ninniymiş.
Meğer dualar gerçek olurmuş.
Meğer kalbim artık onun kalbiymiş. Onda atacakmış.
Meğer büyümenin, öğrenmenin, çoğalmanın, yenilenmenin sonu yokmuş.
Meğer yeryüzünde cennet varmış.
Meğer mutluluk gözyaşları varmış.
Meğer biri uyurken yapacak şeyinin kalmadığı, aklına bir şeyin gelmediği olurmuş.
Meğer sevginin sonu yokmuş.
Meğer iki kelime bir büyü gibi diline dolanıp bir ömür bütün cümlelerinin öznesi olabilirmiş.
Hoş geldin oğlum.
Aziz ol.
Arif ol.
Amin

 

 

Yolumuz insan…

TT(12)

Yollar uzun, memleket şartları çetin” diye
tamamladığımız her “yol öyküsünün”,
ayrı bir tadı kaldı bizde.
“Yolumuz, insana” diye çıktıysanız yola,
daha önce edindiğiniz tüm yargıları
en uzağa atmalısınız kafanızdan.
Yoksa kurabileceğiniz çok güzel dostlukları
başlamadan, bitirirsiniz.
Çünkü bir “hazine” biriktirmektesiniz.
Şimdi her bana ait zaman diliminde
o yol dostlarımdan, ne kadar çok şey
öğrendiğimi düşünürüm.

***********************************************************************

Eskidi saatler.
Zamanı geldi,
Yeniden düşmeliyim yollara…
Geceler sırtımda,
Cebimde sevdalarım…
Yardan öte söyleyecek
Sözüm vardı benim…
Düşlere saklamalı şimdi yari,
Uyanmamacasına!
Yükselmeli ateşim,
Kanamalı, sıkmaktan
Avuç içlerim.
Terleyip atmalıyım içimden seni.
Kimseler bilmemişti,
Görmemişti gelişini,
Benden gidişindeki gibi…
Ama yine de
HOŞ GELDİN
ESKİYEN YÜZÜMÜN YENİ GÜLÜMSEYİŞİ,
Hoş geldin!

son-dakika-tayfun-ta-7aae00163a7aabe5c8b9

YOLUNUZ İNSANA ÇIKIYORSA…

Rahmet eylesin RABBİM vedana…

‘Sessiz Gemi’

Nazım Hikmet’in, annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an… Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı… İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı… 1900 yılında bu dillere destan güzellikte kadın Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi… Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı… 1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı…

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı…

Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı…

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu…

O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi…

Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o…

 Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi…

Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi…

Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı…

Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı…

Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu…

Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi…

Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı…

Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:

“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk… Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim…”

Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı…

Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda…

 Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu…

Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti…

Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı…

Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:

“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz…”

Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu…

Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi…

Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi…

Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti…

Artık evlenmek istiyordu…

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu…

Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:

“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…

Bu kadın yazın adada otururdu…

Ben de orada idim…

Deli divane olmuştum…

Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…

1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…

Ben müthiş muzdariptim…

Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…

O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…

Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı…

Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı…

Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…

Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…

Gitmeyeceğine yemin etmişti…

Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum…

Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…

İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…

Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…

Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…

Çok para verince biri ikna oldu…

Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…

Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…

Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…

Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…

Yoktu…

Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…

Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…

Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim…”

***

“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…

Vakit hayli geçti…

Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…

Aradılar taradılar birini buldular..

Yine bir sürü para verdim…

Arabayla yola koyuldum…

Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım…

Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…

Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…

Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim…

Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”

Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu…

Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:

“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim…

Gelmedin mahzun oldum…

Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi…

Çok çok göreceğim geldi…

Beni niye aramadın…

Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi… Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum… Evimiz için çalışıyorum…”

Hiçbir zaman o evlilik olmadı…

Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten…

Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden…

Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu…

Sosyalistti…

Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu…

Celile artık yaşlanmıştı…

O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu…

Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği…

Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu…

Büyük aşkını gördü…

Ama yanına gitmedi…

Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi…

Hızla uzaklaştı oradan…

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in…

Şöyle yazıyordu:

“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir… Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim…”

Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği…

SESSİZ GEMİ…

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…

Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…

Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…

Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…

Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan…

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol…

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol…

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli…

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli…

Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu…

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler…

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler…

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden…

musiki dergisinden 

 

wp-image-488943685.jpeg
I ship My guiet  :)))   

 

 


 

Büyüyünce ‘BEN’ olanlar

*Büyüyünce ‘BEN’ olacağım*

fb_ımg_1487305600543.jpg.jpeg

minicik sol elini yumuk yapıp  gamzesiz 🙂 yanağına dayamış, yaşından büyük bakışlarla hayata  bakan küçük kız…

seydaaaa

Balkiraz…

mahcup utangaç

En çoğuda Hakeden, sevilmeyi

Sever de zaten…

kağıt kesiği sızılar, eksik olmayan gülüş

hepsi sol yanından  yanağından…

img_7161

neşeli

umutlu yaramaz

hayli haylaz bazı bazı… mevsim haşarısı

sevdikleri cok sevildiği… zamanını çoğaltıkları, gönlünü şen ettikleri.

hayatına sıgdırmış sığınmış insanları… kısa dünya bi gönül boyu yaşanmışlık

beklediklerin umdukların, sahip oldukların şükrün olsun…

gönüllü bir kardeşlik  cankardeşliği dostluk sunduğun için sana minnetarım..

saglıcakla ve huzurla iyiki varsın nice senelere.

Şeyda BÜYÜKARSLAN’a…

Ş’ahsen

ŞEYDA.jpg

Ne görüyorsunuz kendi bakışlarınızda? Size yalan söyleyenlere nasıl bakıyor gözleriniz…

Nasıl bakıyor sizin gözleriniz?
Kilitli bir kapı gibi mi, hiçbir ışık sızdırmayan? Karanlık ve kapalı mı?
Hiç merak ettiniz mi, nasıl bakıyor sizin gözleriniz…
Oğlu kaybolmuş bir anneyi gördüğünüzde, gözleriniz nasıl bakıyor?
Bir zengin gördüğünde gözleriniz nasıl bakıyor?
Çocukları yerlerde sürüyen polislere nasıl bakıyor?
Ya kocasını arayan bir kadının kederli gözlerine nasıl bakıyor gözleriniz?
Ağaçlara nasıl bakıyor?
Denize, bulutlara, çiçeklere…
Martılara…
Çocuklarınıza nasıl bakıyor gözleriniz?
Gözleriniz nasıl bakıyor, hiç merak ettiniz mi?
Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan?
Korkuyla mı, elemle mi, çaresizlikle mi, sevgiyle mi, acıyla mı, sevinçle mi? …
Nasıl bakıyor gözleriniz?
Ne görüyorsunuz kendi bakışlarınızda?
Size yalan söyleyenlere nasıl bakıyor gözleriniz…
Sizi korkutanlara…
Size saldıranlara…
Cellatlara nasıl bakıyor gözleriniz?
Uçurtmalara, sandallara, faytonlara, havai fişeklere…
Otobüslere, arabalara…
Denize nasıl bakıyor gözleriniz?
Dağlara nasıl bakıyor?
Çöplükten ekmek toplayan bebeklere…
Banka kapılarında sıra bekleyen yaşlılara…
Sahipsiz hastalara…
Bir mahkum arabasının dar ve demirli penceresinden el sallayan genç kızlara…
Gözleriniz nasıl bakıyor?
Hiç merak ettiniz mi?
Baktınız mı hiç kendi gözlerinize?
Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan…
Çıplak kadınlara nasıl bakıyor gözleriniz?
Sevişenlere nasıl bakıyor, öpüşenlere…
Vurulmuş bedenlere nasıl bakıyor?
Parlak kravatlara, şık tayyörlere, rüzgarlı eşarplara nasıl bakıyor?
Nasıl bakıyor gözleriniz, gözlerinize hiç baktınız mı?
Ne var sizin gözlerinizde, elem mi, keder mi, çaresizlik mi, korku mu, sevinç mi, ümit mi, bezginlik mi?
Kilitli bir kapı gibi mi yoksa?
Şehir ışıklarına nasıl bakıyor gözleriniz?
Bulutlara, doğan güne, akşam kızılına…
Silahlara nasıl bakıyor gözleriniz?
Üstünüze tutulan silahlara…
Kelepçelere, hapishanelere, darağaçlarına…
Sokak çocuklarına…
’Hakkımı istiyorum’ diye bağıran o ihtiyara…
’Yalnız değilsin kızım’ diye hapishaneye giden kızının ardından hıçkıran anaya…
’Nerede benim kocam’ diye soran yaşlı kadına…
Sizi korkutan eğer varsa nasıl bakıyor gözleriniz?
Dünyaya, hayata, dostlara ve düşmanlara…
Nasıl bakıyor sizin gözleriniz?
Kilitli bir kapı gibi mi, hiç ışık sızdırmayan?
Gözleriniz, bir aynada gözlerinize değdiğinde, nasıl bakıyor?
Utançla mı, ıstırapla mı, korkuyla mı?
Sizin gözleriniz nasıl bakıyor, hiç merak ettiniz mi?
Nasıl bakıyor o gözleriniz şu yaşadığınız hayata?